Ütopia

Ütopia

Burada normal bir gün. Kocaman bir odadayız. Köşelerde hasırlar, tıpkı bir öğrenci evi gibi. Zaten bir devrim olacaksa öğrenci evinden başlardı herhalde. Köşelerde kitaplıkların olduğu ve yine köşelerde hasırlar, yerde çay bardaklarının olduğu ve fikirlerden başka hiçbir şeyin çarpışmadığı bir oda, tıpkı Stanislaw’ın dediği gibi zihinler kalkan sorgulamalar kılıç. Kapısında “geometri bilmeyenler hadi ulan kerkenezler siz de girin” diye yazıyor. İsteyenin istediği zaman yalnızlığına çekilebileceği. Bütün kavramları ortalık yere döküp sonra düzenli bir şekilde toparlayabildiğiniz bir oda. Oda dediğime bakmayın siz neredeyse bir ulucami büyüklüğünde her köşesinde dörderli beşerli grupların muhabbet ettiği bir yer. Dışarıya açılan bir de bahçesi var üstelik.

Burada herkes karşısındakinden çok kendini cahillikle suçluyor. Burası her zaman günlük güneşlik ama aynı zamanda gecenin dinginliğini de barındırıyor içinde ve bir sır vermem gerekirse bu oda sadece gecenin dinginliğini hissedebilenleri, müzik dinleyebilenleri ve hayatın anlamını -yada anlamsızlığını diyelim- keşfedebilenleri heyecanlandırıyor. Oda sakinlerinin içinde, şöyle göğüs kafesinin arkasında sanki bir kuş varmış gibi, her zaman heyecanlılar, evet çoğumuzun aşk diye bildiği ama aslında birini sevmenin sebeplerinden sadece biri olan duygunun ta kendisi. Zaten öyle de olması gerekiyor çünkü her gün yeni bir şey öğrenmek, düşünmek, yaşamak, birini sevmek heyecanlı adam işidir. Çünkü sadece heyecanlı adamların yaşayabilecekleri yerler vardır. Sadece gece yazılabilecek yazılar vardır mesela onun gibi. Burada insanların arkalarından konuşmak yoktur ve normal dünyanın aksine burada sadece acılar ve nefretler değil inanması güç ama sevgiler ve mutluluklar da gerçektir.

Burada yaşamak en sevdiğin şarkıyı dinlemek gibidir. Yada bir dağ evinde kış günü cam kenarında kitap okumak gibidir, hemde dışarıda yağmur yağarken. Vapurla Beşiktaş’tan Üsküdar’a geçmek gibidir. Yağmurun sesini dinlemek gibi. Birinden hoşlanmak gibi. Herkes uyurken kalkıp sabahı karşılamak gibidir. Buranın sakinlerinin anlamsız amaçları yok. Ağlayabilmenin erdem olduğunu bilirler. Burada nedensiz ve anlamsız ölümler de yoktur. Burada herkesin ölüm nedeni bellidir: çok düşünmek.

Benimse burada yapmayı en çok sevdiğim şey yapılan muhabbetlere kulak misafiri olmak, ses çıkarmadan öylece dinlemek. Bu şekilde bir süre yapılan muhabbeti dinleyebiliyorum, canım sıkıldığında ise muhabbetin içinden seçtiğim kelimelerle başka düşüncelere dalabiliyorum. İşin en güzel yanı ise daldığım yerden çıktığımda muhabbet devam ediyor ve sessizce dinlemeye kaldığım yerden devam edebiliyorum. Bu duygu tarif edilemez, kendimi yaramaz bir çocuk gibi hissediyorum, muhabbetin arasında başka düşüncelere dalmışım gelmişim ve kimse farketmemiş ne kadar da saflar. Oyun oynamak için izin alamayan çocuğun ailesine farkettirmeden dışarı çıkıp oynayıp geri gelmesi gibi birşey. Cemaatle namaz kılmak gibi.

Bu yüzden yanına yaklaştığım grubun en az 3 kişi olması gerekiyor. Hatta garanti olması için 4 bile olabilir. Birileri muhabbetten ayrıldığında gözlerin bana dönmeyecek ve muhabbete devam edecek kadar kalabalık olması gerekiyor. Bu sebepten dolayı ben daha çok konuşmaların daha hararetli geçtiği dini, felsefi ve siyasi muhabbetlere yanaşıyorum. Bu muhabbetlerde herkes konuşma sırasının kendisine gelmesini beklemekle o kadar meşgul ki orada olduğumu fark etmiyorlar bile. Benim için ne ideal bir ortam!

Dinlemeyi en çok sevdiğim muhabbet ise anlam ve bilinç tartışmalarıdır. Saatler süren tartışmalar sonucunda insanın şöyle bir susup sahi anlam nedir ya diye kendinle cebelleşmesi. Sanki tam olayı çözecekmişsin gibi oluyor ama çözemiyorsun böyle sanki bir kulaç daha atsan karadaymışsın gibi geliyor o heyecan atıyorsun kulacı ama yok yine denizdesin ama o “bir kulaç atsam karadayım” hissi geçmiyor yine. Vapuru son anda kaçırmak gibi. Gönderdiğin mektubun karşılıksız kalması gibi böyle piç gibi kalıyorsun ortada. Her ne kadar sonuç hüsran olsa da tartışma anı muazzam geçiyor. Ortalık bir anda kavram havuzuna dönüyor. Bilgi, anlam, dil, zihin, bilinç, benlik, nöronlar aman Allahım kavramlara bak. Onlar tartıştıkça ben başka diyarlara dalıyorum. Bir an duruyorum ve konuşan arkadaşa bakıyorum nasılda bir şeyler anlatmaya çalışıyor el hareketleri mimikler, beynindeki milyarlarca nöron adeta seferber olmuş bir oraya bir buraya sinyal gönderiyorlar. Bu kadar kimyasal reaksiyondan böyle hareketlerin çıkması, karşısındaki insanın yada karşısındaki milyarlarca nöronun bu hareketlere ve seslere bir anlam vermesi ve bu anlamsız nöron ateşlemelerinin anlamın kendisini tartışmaları, ne garip, bir ara hepsini susturup öyle sessizce oturmak geliyor içimden ama yapmıyorum ortamın güzelliğini dağıtmanın anlamı yok.

İnsanı kimyasal reaksiyonlara indirgeyerek incelemek ne mide bulandırıcı, birinden hoşlanmayan anlayamaz bu bulantıyı. Birini seviyorsun ve onun sendeki karşılığı birkaç nöron ve kimyasal reaksiyon, ne kadar da anlamdan yoksun. Bu mudur yani bu kadar basit olamaz, olmamalı. Değil de zaten bence, kimse benim sevdiğim kızı birkaç kimyasal reaksiyona indirgeyemez arkadaş. Bu kadar dolandıktan sonra muhabbete geri dönüyorum, ooo tartışma tüm hızıyla devam ediyor, bilinçler benlikler havada uçuşuyor. Benlik dedin mi orada duracan ne garip bir kavram böyle tam kavrayacam deyip de kavrayamadığım bir başka kavram. Bir ara gözüm masaya takılıyor, katı cisimler de en az bilinç kadar ilginç bütün katı cisimler atomlarına kadar ayrılmaya başlasalar ne garip olurdu zaten masanın atomları neden birbirlerini çekiyorlar ki salın gitsin abicim, manyak mısınız işiniz mi yok. Derken biri özgür irade diyor ve ben tekrar muhabbete kulak vermeye devam ediyorum, garip oluyor, mesela bir kelime duyuyorum zihnimde hemen bir kelime ağacı beliriyor. Özgür iradeyi duyuyorum hemen nedensellik, Libet, bilinç, bellek, benlik, kuantum kelimeleriyle boğuşuyorum, bu arada biz ne arıyorduk anlamın anlamını mı yoksa özgür irade de mi kalmıştık?  Ne garip özgür irademizin yalan olduğunu düşünsenize boş boş ortada dolaşan robotlar olurduk, yoksa öylemiyiz zaten? İçinden çıkılamayan bir kavram daha beni niye sokuyorsunuz böyle garip döngülere arkadaş? İnsanın böyle kalabalıkta kendiyle konuşması kadar mükemmel bir şey yok bu dünyada ama yine de sıkıldım boş boş dolaşan robot olma düşüncesi ve sevdiğimi kimyasal tepkimelere indirgeme çabası, siz bana düşman mısınız arkadaş konuşacak başka bir şey mi bulamadınız? Kavramlar çoğalıyor ve canım sıkılıyor kaçma vaktim yaklaşıyor demek ki. Arkadaşların arasından yavaşça kalkıp uzaklaşıyorum geldiğimi farketmeyen arkadaşlar gittiğimi de farketmiyorlar, karşındakini ikna etmeye çalışmak ile o kadar meşgul ki. İşte en az 4 kişilik gruba yaklaşmanın faydaları. Kafamı toparlamak için piyano çalan ufak kız çocuğunun yanına gidiyorum.

Milyarlarca nöronum onun milyarlarca nöronuna Eleniden bir parça çalmasını söylüyor ve onun milyarlarca nöronu ahenkli bir şekilde ateşlemeye başlayarak parmaklarını kontrol ediyor. Ortaya ne de güzel bir melodi çıkıyor nöronlarımın hoşuna gidiyor yada benliğimin diyeyim, özgür irade fikri hop diye beliriyor kafamda herşey ne kadar da mekanik değil mi diyor nöronlar müzik çalmasını istiyor ve diğer nöronlar müziği çalıyor evet gayet mekanik, aslında küçük kız istediğim parçayı çalmayabilirdi ama değil mi? Yani bir özgür iradesi var. -mı acaba sorusu beliriyor bir yerlerde ve ben bu zihinsel süreçleri düşünmekten müziği de ağız tadıyla dinleyemiyorum ama zaten buraya müzik dinlemeye değil kafamı toplamaya gelmiştim, halbuki sadece müzik dinlemek için gelseydim daha iyi bir iş yapmış olurdum sanki.

2 Yorum
  • Onur BAYIRLI
    Posted at 22:11h, 26 Kasım Cevapla

    mükemmel ötesi bir yazı kelimelerdeki duyguları o anı iliklerimde hissettim içimdeki mutluluk tarif edilemez dopamin serotonin tavan

    • Ahmet Uğur Birinci
      Posted at 07:25h, 27 Kasım Cevapla

      Sevindim 🙂

Yorum Yaz